Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 21°C
Az Bulutlu
İstanbul
21°C
Az Bulutlu
Per 21°C
Cum 21°C
Cts 21°C
Paz 21°C

Dünyada Durum; Emperyalist Ülkeler Arasında Şiddetlenen Rekabet ve Çelişkiler 

A+
A-
16.01.2022
283
ABONE OL


Emperyalist-kapitalist sistem sonsuz genişleme dürtüsüne sahip, ama ekonomik daralma, kriz, gerek tek tek ülkelerde gerekse genel olarak artan iç-dış gerilimler ve siyasi krizler, karşılıklı silahlanma yarışında tam gaz hızlanma tehdit içerikli askeri tatbikatlar, bloklaşma ve olası savaş tehditlerine karşı iç ve dış denklemde pozisyon alınması ve diğer hususlar dikkate alındığında ekonomik, askeri, siyasi alanda emperyalist ülkeler arasında (ve onların pençeleri arasında can çekişen bağımlı ülkelerin de dahil olduğu) sürekli değişen düzeyde karşılıklı düşmanca hamleler yapılması, birin aldığı pozisyonun diğerinin yada diğerlerinin zararına olması, pozisyonların bozulması ve yeniden kurulması, karşılıklı diplomatların sınır dışı edilmesi, şirket yöneticilerinin tutuklanması, ambargo, ekonomik yaptırımlar, gümrük vergilerinin yükseltilmesi, mali spekülasyonlar, damping, petrol-doğalgaz kaynakları ve yatırımları, dijital teknoloji alanında yatırımlar ve yayılma ataklarının karşılıklı engellenmesi çabaları ve daha bir çok açık görünün alan olgular emperyalist ülkeler arasında pazar paylaşımında keskinleşmiş rekabet “barışçıl” diplomatik biçimden karşılıklı savaşa hazırlanma biçimi sürecine evrilmiştir. ABD, AB, Çin, Rusya, Japonya, İngiltere, AB’ye yön veren Fransa, Almanya gibi belli başlı emperyalist merkezler arasında yansıyan çelişkiler ve politika görünümleri kapitalist dünyada esas yönün “barış” değil savaş süreci olduğunu göstermektedir. Emperyalist ülkeler arasında ilişkilerin savaş sürecine hazırlık aşamasına yeniden varması çok önemlidir çünkü bütün dünyayı ilgilendiren ölümcül, yok edici eşi benzeri olmayan tehlikedir.

Kapitalistler İçte ve Dışta Rekabet İçinde

Sadece ülke içinde değil dış pazarlarda da kapitalistler sürekli rekabet halindedir. Kapitalist aşırı meta üretiminin sonuçlarından burjuva toplumu kurtulamıyor. Üretim yoğunlaşması muazzam, mağazalar, depolar ağzına kadar mallarla dolu ve her türden meta arzına karşın dünya pazarı talebi yeterli gelmiyor, çünkü düşen satın alma gücüyle yaşanan talep daralması arzı karşılamıyor ve bu durum kapitalist ekonomik krizin temelini oluşturmaktadır. Pazarda talep daralması emperyalist tekellerin rekabetini her yerde şiddetlendirmektedir. Keskin kapitalist rekabet, ekonomik kriz ve pazarın yeniden paylaşım dürtüsü Birinci (1914-18) ve İkinci (1939-45) Emperyalist Dünya Savaşlarına yol açmış ve milyonlarca insan sermayenin çıkarı uğruna savaş makinasının kanlı çarkında toprağa gömülmüştür. “Dünya mahvolur, savaş göze alınamaz” diyenler hatalıdır kapitalistler egemenlik ve kâr için her türden ve taahhül edilemez korkunçlukta yıkımlar yaratabileceklerini fazlasıyla kanıtladırlar. 

Sıçramalı ve eşitsiz kapitalist gelişme yasasına bağlı yeni yükselen emperyalist güçler ile lider konumundan geriye düşmek istemeyen, ama ekonomik açıdan da eski gücünü koruyamayan ve geriye düşen, düşmek üzere olan emperyalist ülkeler arasındaki şiddetli rekabet savaşlara yol açmaktadır. 2008 krizinden günümüze tüm çabalara rağmen kapitalizmin genel kronik krizinin sarsıcı etkilerini düzelten yeni ve istikrarlı bir sürece girildiğini müjdeleyen hiçbir ülke yoktur. Covid-19 salgınıyla belli tekellerin büyüyen kârlarına rağmen kapitalist devletlerin burjuvaziye olan borcu büyüdü, işçi sınıfı ve tüm halk kitleleri yoksullaştı, yükselen enflasyon karşısında ücretleri eridi ve sırtlarındaki yük ağırlaştı. Emperyalist-kapitalist ülkelerin burjuvazileri başta olmak üzere daralan pazar ve krizin etkilerinden korunmanın kârlı yolu olan işçi çıkarmak ve daha az işçiyle daha çok üretmek önlemlerini her yerde devreye koyan burjuvaziler açısından hem kendi aralarındaki rekabette, hem de tekelci birlikler ve ülkeler arasındaki rekabet ve çelişkilerde keskin bir sürece girildi. 

Çin yükselen güç ABD ise gerileyen güçtür. Gerileyen ve yükselen bu iki rekabetçi büyük emperyalist güç arasındaki karşıtlık oldukça şiddetlidir ve diğer tüm ülkeler arasındaki çelişki ve rekabete dayalı birbirlerini alt etme hamleleri üzerinde etki gücüne sahiptir; yönlendirici mahiyet taşır. Emperyalistler arası bloklaşma, cepheleşmenin ana odak halkası ABD ile Çin emperyalistlerinin rekabetidir. ABD-NATO ile Rusya arasındaki cepheleşmede ikinci odak halkasıdır. Çin büyük üretim ve sermaye kapasitesine sahiptir. 2021 son aylarını gösteren veriler Çin’in aylık 300 milyar dolar üstünde ihracatla dünya liderliğini koruduğunu göstermektedir. 2009’dan itibaren bir numaralı ihracatçı pozisyonunu koruyarak büyümeye devam etmiştir. Dünyanın ilk 500 şirket listesinde 124 şirketle Çin birinci, 121 şirketle ABD ikincidir. Keza ilk 10 şirketin 5’i Çin’li, dünyanın en büyük bankası da Çin’in, bu alanlarda liderlik ABD’den Çin’e geçmiştir. Sadece bir numaralı meta ihracatçısı değil, aynı zamanda yüzde 30.8 oranında (2021) Çin ihracatında ileri teknoloji payı vardır. Yüksek teknolojinin Türkiye ihracatındaki payının sadece 2.7 olduğunu düşünürseniz önemini ve büyüklüğünü anlamak kolaylaşır. ABD’nin bariyerlerine rağmen Çin’in dijital teknoloji şirketleri büyüyor. Yapay zekanın üretime taşınması, robotik üretim alanında büyük atılımlar ile birlikte Çin ABD ‘den sonra en büyük askeri harcamaya sahip ve askeri sanayiye büyük sermaye yatırımlarıyla öne çıkmaktadır. “Bir yol bir kuşak” projesiyle tarihin en büyük ticari ve sanayi yatırım hamlesiyle dünyaya yayılmaya devam eden bu emperyalist gücün karşısına savaşla çıkılsa bile rakiplerine göre büyük nüfusu ve muazzam kaynakları düşünüldüğünde durdurulması pek mümkün görülmemektedir. 

Pazarın yeniden paylaşılmasını dayatan kapitalist iktisadi temelden yükselen rekabet nedeniyle güç kaybeden ABD tarafından yükselen ülke Çin “ulusal güvenliğe tehdit düşman ülke” kapsamına alınmıştır. Çin’e karşı ABD’nin Japonya ile ortak askeri tatbikat planı hazırladığı açığa çıktı. Baş düşman Çin olsa da ABD, İngiltere, AB’yi yönlendiren Almanya, Fransa ve diğer müttefikleriyle NATO şemsiyesi altında Çin-Rusya bloğu ve müttefiklerine “düşman ülkeler” konseptiyle ekonomik, askeri ve siyasi alanda savaşa hazırlık süreci ilerletilmektedir. ABD öncülüğünde Rusya’nın sınırı Finlandiya, Estonya, Letonya, Litvanya, NATO arka bahçesi haline getirildi. Karadeniz ile sınırı olan Bulgaristan, Romanya’ya NATO yerleşti, Ukrayna’da ise savaş sürüyor. Keza Balerus’unda çembere dahil edilmesi için peşi sıra hamleler yapılmaktadır. Rusya’yı hedefleyen füze rampaları Polonya ve Romanya’ya yerleştirilmiştir. Gürcistan’ın NATO’ya alınmak istenmesi, Azerbaycan-Ermenistan arasında Dağlık Karabağ savaşı, Kafkasya halkları ve ulusları arasında kışkırtmalar ve gerilimlerle alan açma hamleleri, NATO’nun Yunanistan-Dedeağaç, keza Bulgaristan’da askeri yığınağını artırma çabası vs. vd. olgular bir ve aynı emperyalist politikaların parçalarıdır. Rusya, AB sınırı “AB güvenliği” adı altında NATO konseptiyle kuşatılmıştır. Şayet Çin-Rusya Taliban’ı kontrol altına almaz ise Çin’in ticari hamlelerinin bozulması, Rusya’nın kuşatılmasında Afganistan’da kullanılacaktır. Suriye ve Irak’ta süren savaş ve çökertme politikasının İran’a sıçratılması, olası bombalama girişimleri, İran’ın düşürülmesi hem yeni gerilimler ve çelişkiler, halklar ve uluslar üzerinde daha da artan baskılar doğuracağı gibi Rusya’nın kuşatılmasına da önemli bir halkanın eklenmesi anlamına gelecektir. 

ABD ve Batı Avrupa’lı müttefikleri İsrail ile Mısır, S. Arabistan, B.A.E, Katar ve diğer körfez ülkeleriyle yakınlaşması planını uygulamaya koyarken bu cepheyi İran’a karşı askeri açıdan donatıp konumlandırma politikası İran’da 350 milyar doları aşan ticari anlaşması olan Çin ve Rusya’yı doğrudan hedeflemektedir. Bu planda Türkiye’ye de rol verilmektedir. Türkiye’nin İsrail, Mısır, B.A.E, S. Arabistan ile bozulan ilişkilerinin yeni yakınlaşmaya evrilmesi ABD ile Rusya arasındaki salınımda ibrenin yeniden ABD’ye doğru döndüğü sonucu çıkarılabilinse de bozulan ABD Türkiye ilişkilerinin tümden rayına oturduğu yada Rusya ABD arasında sıkışmış sallanıp duran ve bu zorlanmayla kıvrak politikanın geride kaldığı da söylenemez. Bölgesel olarak ve tek tek ülkelerde süregelen çelişki savaş ve işgal politikasıyla dikkat çeken faşist Türk devletinin saldırgan yönelimi görece güçsüz tüm bölge ülkeleri ve halkları için ciddi tehdit olmaktadır. Türkiye’nin saldırgan politikasına karşıt yönde tepki, hoşnutsuzluk, hamleler yelpazesi genişlemektedir. 

İnsanı sömüren kapitalist için sömürü nasıl meşru görülüyorsa kapitalist sınıfın iktidarda olduğu ülkenin ve ulusun başka ülkeler, hatta dünya üzerinde egemen olması da her biri için meşru görünür. Emperyalist ülkeler kendi aralarında dalaş halindeyken gelişmiş olsalar da en büyükler yanında güçleri sınırlı kapitalist ülkeler ve açık tehdit, şantaj, işgal, bombalama vs. vb. egemenliklerini hatırlattıkları yarı-sömürge ülkelerde çelişkilerin büyüdüğü ve keskinleştiği açık bir olgudur. Olağan dönemde dost görünenler, olağanüstü dönemde birden düşman haline gelir ve dengeler yeniden kurulur. Kapitalist dünyada dostlar yoktur, çıkarlar vardır ve her kes birbirine karşı silahlanır. Sağlık alanında gerekenler yapılsa, dünyaya aşı sağlanması ve ortak mücadele edilse pandemi sonlandırılacak, ama sağlık yerine silahlanma bütçesi büyümektedir. Bu durum yeni büyük felaketlerin olacağını göstermektedir. Avustralya’dan Yunanistan’a, Türkiye’den S. Arabistan’a ve emperyalist ülkelerde silahlanmaya ayrılan pay büyüyor.

Nesnel görünüm şudur: Emperyalist-kapitalizmin krizi geneldir, her bir ülkede aynı olmasa da siyasi krizleri de kapsamaktadır. Pazarların yeniden paylaşımını dayatan ekonomik temelden yükselen dürtü eskiden kurulmuş dengeleri yıkıyor. Dostlar bir çırpıda düşmana dönüşüyor. Yarı-sömürge ülkelerde “iç” savaş, askeri darbeler, siyasi cinayetler, etnik ve dini çatışmalar ve kışkırtmalar, ülkeler arasında savaş çıkartılması, bölge ülkeleri çerçevesi içinde işbirlikçi devletlerin taşeron işgalci olarak kullanılması, IŞİD, El Nusra benzeri İslamcı çetelerin paralı asker olarak nerede ihtiyaç varsa sahaya sürülmesi, rekabetin şiddetlendiği bölgeyi kapsayan ülkelerde kitlesel göçler, açlık, kitlesel kıyım ve soykırıma varan boyutu olsa bile bu ülkelerin yıkıma uğratılması şeklinde seyretmektedir. Bu nedenle “Suriye’de dünya savaşıyor” denilmesi boşuna değildir. Nerede işgal, savaş varsa emperyalistler oradadır. Ulusalrın özgürce ve kardeşçe tam hak eşitliği içinde gönüllüce birlikte yaşayabileceğini Sovyet Sosyalizmi tarihi deneyimiyle silinemez biçimde nasıl kanıtladıysa, sosyalizmin düşmanı emperyalizmin egemen olduğu bir dünya sisteminde uluslar eşit ve özgür ve kardeşçe yaşayamadığı her gün yeniden kanıtlanıyor. Irak, Suriye, Yemen, Libya, Mali, Sudan, Filistin, Afganistan, Kürdistan, Ukrayna, Dağlık Karabağ vs. sırada hangi ülkeler var?

Kapitalist, işçiye değer vermez çünkü işçi onun için canlı bir metadır. Sermaye sürekli büyümeli ve her şey kâr içindir, ne insan, ne doğa, ne toplum sağlığı dikkate alınır. Salgın hastalıkta işçiler fabrikalarda çalışa çalışa ölmediler mi? G. Afrika, Asya, Ortadoğu, Afrika’nın yoksul ülkelerin halkları ve işçi sınıfı yoksulluktan aşı bulamazken, ilaç tekelleri aşı pazarında kârlarına kâr katmadılar mı? Kapitalizmden kurtulmadan ne işçi sınıfı ne de ulusların sağlıklı, özgürce ve kardeşçe yaşaması mümkündür. Yıkılan, yakılan, yoksullaşan ülkeler ile servetin biriktiği, refahın sembolü kapitalist sermayenin merkezileştiği emperyalist ülkeler gerçekleri arasındaki fark her şeyi açıklıyor.

Emperyalist sermaye taarruzunun yoğunlaştığı 1970’li ve 1980’lerde tüm kapıların sonuna kadar kendisine açıldığı ve adına “küreselleşme” denilen süreçle yabancı sermaye akışının yarı-sömürgelere doğru hızlanması, finans, sanayi ve ticari alanlarda çelişkileri ortadan kaldırdığı, bu bağımlı ülkelerin burjuvazileri ile emperyalist burjuvazinin bir bütün haline gelip kaynaştığı ve aralarındaki çelişkilerin önemsiz olduğu yönlü hatalı fikirlerin aksine, kapitalizm yarı-sömürge ülkelerde geliştikçe hem bu bağımlı ülkelerin hem de bağımlı ülkelerin burjuvazilerinin emperyalist ülkeler ve emperyalist burjuvazilerle arasındaki çelişkileri hafiflemek yerine şiddetlendirmiştir. En önemlisi de yarı-sömürge ülke halklarının emperyalizme karşı öfkesi ve nefreti büyümeye devam etmiştir. Emperyalistler işbirlikçi burjuva katmanlar ve bürokrasi aracılığıyla süreçleri yönetemez duruma geldikleri içindir ki silahlı güçlerini devreye sokmaktadırlar. 

Burjuva toplumda derinleşen çürüme, yozlaşma, miadı çoktan dolmuş burjuva biçimsel temsili demokrasisine eklenecek bir ilerleme olmaması ve aksine en gelişmiş demokrasilerde bile baskı ve yasakların arttırılması, emek değerinin düşük tutulması milliyetçilik, ırkçılık, dini gericiliğin daha aktif kullanıma sokulması gibi gelişmeler özünde gelişme potansiyeli taşıyan uluslararası devrimci proletarya hareketine karşı faşizme yeniden sarılmaya hazır durumda emperyalist burjuvazinin olduğunu gösteriyor.

Burjuvazi Devrimci Proletarya Hareketinden Korkuyor

Sovyetler yıkıldığında “sınıf savaşı tarih oldu-komünizm öldü” demişti emperyalist burjuvazi ama “öldü” denilmesine bakılmamalı uluslararası komünist hareketin gelişme potansiyeli onları dehşetli korkutmaya yetiyor. Çünkü kapitalist krizin genel niteliği aynı ölçüde olmasa bile her ülkeyi etkiliyor. Aynı seviyede çöküş, tahribat yoksullaşma olmasa da kapitalizmin kaçınılmaz sonuçlarını dünya işçi sınıfı ve emekçi halkları derinlemesine yaşıyor. Burjuva devlet her yerde sermayenin yanında işçi sınıfının ise karşısındadır. Acıları tüm emekçiler çekiyor. İşsizlik, yoksulluk büyüyor ve işçileri mahvediyor. Fiyatlar yükseliyor, ücretler ise düşüyor, kitlelerin satın alma gücü azalıyor. Dünyada hangi ülkeye bakılırsa bakılsın işçi sınıfının yoksullaştığı işsizliğin arttığı, muazzam artan üretim ve verimliliğe rağmen ücretli emek değeri düşmüştür, üretim büyümüş ama işçinin aldığı pay küçülmüştür. Kimi ülkelerde hiper, kimilerinde orta düzeyde olsa da enflasyon her ülkede yükseliyor.

1970’lerden beri üretim yoğunlaşmasında devasa atılımlara rağmen ABD, Avrupa, Japonya gibi en gelişmiş kapitalist ekonomilerde işçi sınıfının üretim toplam değerinden aldığı pay yerinde saymıştır. Yani sermaye büyürken, işçinin ücreti düşmüştür. Dijital teknoloji, yapay zekanın üretimde kullanılması robotik, insansız otomasyon üretiminin sağladığı üretim yoğunlaşmasına karşın işçilerin artan verimden gerekli payı alamadıkları 2000’li yıllar boyunca dünyanın her yerinde düşmeye devam eden işçi ücretlerinden anlaşılmaktadır. 

Açık olguların gösterdiği şudur: Kapitalist dünya sisteminde üretim ve verimlilikte artışa karşın işçi sınıfı genel olarak yoksullaşmış, servet, zenginlik, sermaye az sayıdaki emperyalist ülkede ve az sayıdaki kapitalistlerin mülkiyetinde merkezileşmiştir. Sık sık söyleniyor ya, 0,1’lik kişi dünyayı yönetiyor. Emek ordusunun yoksulluğu sermayedarların zenginliğidir. 

Dünyada özellikle yarı-sömürge ülkelerde yağmalanan kaynaklar, karın tokluğuna ve köle gibi sömürülen işçi sınıfından elde edilen azami kârlardan kırıntılar emperyalist ülkelerdeki işçi sınıfının belli katmanlarına rüşvet olarak verilmektedir, bu rüşvet yağmalanan yarı-sömürge ülkeler işçi sınıfının kölece durumundan farklı olarak emperyalist ülkelerdeki işçi sınıfının yaşam seviyesinin görece bir hayli iyi olmasını sağlasa da, kapitalizmin genel bunalım sürecinde bu denklem bozulmaktadır. Kriz derinleştikçe emperyalist ülkelerdeki işçi sınıfının yaşamını da derinlemesine etkilenmektedir. Yağmalanan ülkelerde sömürü çarkının yarattığı ekonomik çöküş, işsizlik, yoksulluk, açlığın genişleyip taşınamaz boyuta varması emperyalist ülkelerde işçi sınıfının belli katmanlarına dağıtılan rüşvetin kesilmesi ve yaşam seviyelerinin aşağı çekilmesi, kazanılmış hakların tırpanlanması, kemer sıkma politikalarının kıskacına alınmaları ve eşitsizlik makasının daha da açılması anlamına gelir. Sosyal hakların kısıtlanması, ücretlerin düşük tutulmasına yönelik işçi sınıfının sıkı denetim altında yönetilmesi için gerekli görülen baskı politikalarının da artış, bütün emperyalist-kapitalist merkezlerde görülmektedir. Yarı-sömürge ülkelerde ise işçiler 100, yada 200 dolar aylık ücretle kölece koşullarda sömürülmekte ve siyasal olarak faşist diktatörlük baskısı altında oldukları için kapitalizmin genel krizi bu ülkelerdeki işçi ve emekçi köylü halk kitlelerinin çalışma ve yaşam şartlarını çok daha ağırlaştırmaktadır. 

Dünyada objektif süreç proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişkinin ve sınıflar arasında mücadelenin sertleşeceği ve gelişeceği bir tarihi dönemi işaret ediyor. Proletarya kendi yazgısını öz gücüyle gerçekleştirecek devrimci yegane sınıftır. Toplumun ileriye doğru diyalektik akışında sosyalizm tarihi bir zorunluluktur, geciktirilebilir, ama engellenemez. İşçi sınıfı sermayenin dayattığı zalimane, çürütücü ve çekilmez şartlarda yaşamaya mahkum değildir. Burjuva sınıf üretici güçlerin gelişmesi önünde engel bir gerici sınıftır ve işçi sınıfı tarafından iktidardan devrilmediği sürece kölece koşullar süreceği gibi kitleler toplumsal üründen eşit biçimde yararlanamayacak ve gelişmesine bariyer olunacak. Toplumsal şartlar işçiler, bütün emekçiler için çok ağır hal almıştır. Objektif süreç devrimcidir ve proletarya hareketinin uluslararası ölçekte güçleneceği döneme girilmiştir. Pandemi nedeniyle dünyada işçi sınıfı eylemlerinde bir duraksama olsa da, salgına rağmen yer yer kitlesel protestolar, grevler gelişmeye devam etmektedir. Ezilen ve sömürülen yığınların her bir ülkede büyüyen öfkesi, arayışı, birikimi inkardan gelinemez açıklıkta ve bu realite dönem dönem çeşitli biçimlerde kendisini göstermektedir. 

Dünya objektif ekonomik ve siyasi süreçlerin bir parçası olan Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da baş çelişki durumunda diğer çelişkiler üzerindeki etki kuvvetine sahip emek ile sermaye arasındaki çelişmenin şiddetlenmesine bağlı sınıf mücadelesinin gelişme göstereceği dönemden geçilmektedir. Karşıt sınıflar arası mücadele şiddetlenecektir. Ekmek bulamayan, açlık çeken, yoksulluğa dayanacak takati kalmayan milyonlar ekmek kavgasına tutuştuklarında ve ekmek kavgasının özünde kurtuluş, özgürlük, eşitlik kavgası olduğunu da deneyimleriyle öğrenecekleri günler gelip çatmak üzeredir. Ve o zaman baharda çiçekler bir başka açacaktır.                

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.