Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 15°C
Çok Bulutlu
İstanbul
15°C
Çok Bulutlu
Çar 17°C
Per 14°C
Cum 12°C
Cts 13°C

KADIN HAREKETİ MÜCADELESİ SINIFSAL MÜCADELENİN ÜSTÜNDE BİR MÜCADELEDİR | Nevin Sevük 

A+
A-
27.03.2022
269
ABONE OL

Şiddet sözlük anlamıyla kaba kuvvet kullanmaktır. Başkalarını incitmeyi amaçlayan her tür davranış veya eylem şiddettir. Hastalık, ruhsal bozukluk, hata, kıskançlık, zaman zaman aşk ve sevgi kavramları ayrımının tam anlamıyla yapılamadığı durumda ortaya çıkar.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’ya göre şiddet, “fiziksel güç veya iktidarın kasıtlı bir tehdit veya gerçeklik biçiminde bir başkasına uygulanması sonucunda, şiddete uğrayan kişide yaralanma, ölüm ve psikolojik zarara yol açma veya açma olasılığının bulunması durumu”dur. WHO’ya göre aile içi şiddet ise, “yeni veya eski erkek partnerleri tarafından erişkin ve genç kadınlara karşı zorla uygulanan cinsel, ruhsal ve fiziksel davranışlar”dır.

Bu tanımla şiddetin temelinde hastalık, rahatsızlık, ruhsal bozukluk, kusur, kıskançlık, aşk-sevgi kavramlarının açıklığa kavuşmamış halleri gibi bireysel davranış şekli vurgulansa da durum, hiç bu kadar masum değildir. Şiddet, insan yaşamının her alanında bir cinsin bir başka cins üzerinden tahakküm kurma aracı haline gelmişse, bireysel bir sağlık sorunu olmaktan çıkar toplum sağlığı sorununa dönüşür.

Coğrafi bakımından yeryüzündeki yaygınlığına baktığımızda bu sorun toplumsal olmaktan da çıkıp küresel bir hal alır. Kadına uygulanan şiddet her toplumda, her kültürde, her eğitim düzeyinde, her gelir seviyesinde mevcuttur. “Demokrasinin beşiği“ diye bildiğimiz gelişmiş ülkelerde dahi, her iki kadından birine eşi, partneri, aile bireyleri tarafından şiddet uygulanmaktadır.

Ayrıca şiddetin sadece fiziksel değil; aynı zamanda duygusal, sözel, cinsel, psikolojik, ekonomik, siyasal şekilleri ve farklı farklı grupları vardır. Kadının maruz kaldığı tüm bu şiddet türlerini dikkate alıp her gün yeryüzü üzerinde şiddete uğrayan kadınları düşündüğümüzde, cam kırıkları boğaza takılır, bu oranı telaffuza ne kalem ne kalemi tutan elin gücü yeter.

O halde kadına karşı şiddetin tanımı yapılırken ilk ifade, “insan hakları ihlalidir”dir olmalıdır. Bu ihlal, eril gücün kadın bedenine zarar vermesiyle de sınırlı kalmıyor. Kadın emeğinin sömürülmesi, kadın bilincinin yok edilmesi, kadın bedeninin cinsel obje niyetine ticari kazanç kapısı olarak güdülmesi, savaşlarda ganimet, insan pazarlarında meta olarak alınıp satılmasına kadar varmaktadır.

Erkeğin doğal-biyolojik-nesnel üstünlüğü fikri arkaik bir düşünce olup, ataerkil dönemlerden kalmadır. Bugün hiçbir mantıki, hiçbir biyolojik temelinin olmadığı aşikardır. Bu durum gerek kadın tarafından gerek erkek tarafından bilinmektedir fakat bu kabullenilmemektedir. Peki “Erkek üstün ırk, üstün cins değildir” gerçeğinin kabulü neden bu kadar sancılıdır? Buna neden bu denli büyük karşı çıkışlar mevcuttur? Sistemlerin devlet yoluyla erkek bedeninde, erkek biyolojisinde üstünlük ısrarı, bireye bunu ısrarla öğretme, kadını ikincil tutma çabalarının altında devlet, hukuk, din, aile ve toplumsal bir birliktelik; örgütlü, sistematik, organize bir yapı bulunmaktadır.

Erkek egemen sistemin zemin sağlamlığı ancak kadının kimliğinden dolayı cezalandırılması ile ve aynı zamanda kadının “aile ve makbul anneliğe” hapsedilip her alanda, her koşulda itaata zorlanması ile mümkündür. Bunun için sistem bilakis kademeli çalışır. Öncelikle şiddetin koşullarını yaratır. Diğer taraftan eril yasalarca şiddetin özneleri olan erkekleri korur. Ve son raddede ise medya, din, inanç, gelenek-görenek yoluyla şiddeti normalleştirir. Böylelikle kadına şiddeti ‘kaderi’, erkeğe ise ‘hakkı’ olarak kanıksatır. Kadının kaç çocuk doğuracağına karar verir. Hatta kadının çocuk doğurup doğurmama izni sistemin tekelindedir. Kadının nereye, ne zaman ve kiminle gideceğini, nasıl giyineceğini, kiminle evleneceğini belirler.

Zaman zaman dinamikler değişmeye yüz tutup ibre kadından yana döndüğünde, otoritesini kaybetmekle karşı karşıya kalan erkek; bunun telaşı ile talepleri artan, mevcut yapıyı reddedip baş kaldıran kadına karşı daha bir saldırganlaşır. Kadını itaata zorlar, toplum dışına iter, olmadı katleder.

Kadına karşı toplumsal ve aile içi şiddetle çok yönlü mücadele amacıyla hazırlanan İstanbul Sözleşmesi, 2014’te 10 ülkede yürürlüğe girdi. 2019 yılı itibarıyla 34 ülkede farklı zamanlarda onaylandı. Toplamda 45 imzacısı bulunan sözleşmenin hemen hemen bu ülkelerin hiçbirinde bütün maddeleri ile uygulanmamaktadır, uygulanamamaktadır.

Oysaki anlaşma kadına verilmesi gereken herhangi bir üstünlüğü, erkeği ezici uygulamaları içermiyor.

Peki, kadına yönelik aile içi şiddet ile her türlü ayrımcılığın önlenmesi ve ortadan kaldırılmasını, şiddet gören bireylerin korunmasını, şiddet uygulayanların adalet önüne çıkarılmasını hedefleyen; toplumun her bireyini, öncelikli olarak erkekleri cinsiyetçi tutumlarını değiştirmeye davet eden; bireylerin vicdani sorumluluklarını değiştirmeyi ön gören; şiddete karşı sıfır tolerans gösterilmesini gerekli kılan bu anlaşmanın uygulanmasını alıkoyan nedir? Buna engel olan gücün adı nedir?

O halde bu, başka parametrelerin varlığına işarettir. Dolayısıyla kadına şiddeti sadece güçlünün güçsüze zulmü olarak görüp arkasında örtülü bireysel bir cehaleti aramak, kadın cinsine uygulanan yüzyıllık kırımı inkar etmek demektir.

Bu yönüyle değerlendirmeye aldığımızda kabulü zor ve ifadesi çok tartışılacak bir gerçek gözler önüne seriliyor. Günümüzde hız kazanan bu sistematik, terminolojik şiddet, bu kırım, bir cinsin başka bir cins üzerindeki bu tehakkümü sınıfların ortaya çıkmasından daha eskidir. Bu bağlamda kadın mücadelesinin gerek tanımı, gerek tarihi hakkettiği şekilde açıklanmalıdır. Tanısı konmalıdır ki gereği yapılabilsin.

Öncelikle sınıf mücadelesinde, kadın hareketi mücadelesi alt-başlık olmaktan çıkarılmalıdır. Kadın hareketi esas mücadelenin öznesi, mücadelenin temeli olarak kabul edilmelidir. Zira kadının eril üstünlüğe karşı var olma mücadelesi, sınıf hareketinden evvelidir.

Kadın hareketini sınıf mücadelesinin alt başlığı olarak kabul edip buna göre tavır almak, her alanda verilecek mücadelenin önüne set çeker. Yeryüzünde kapitalizmin sebep olduğu yıkıcı, ayrıştırıcı, zalim ve işgalci gidişata “dur“ demek istiyorsak kadından, kadın mücadelesinden başlamak gerekir. Kapitalist sistemin en korktuğu kadın mücadelesidir. İnsanlık için hak, hukuk, eşitlik, özgürlük; kadının zapt edilmiş haklarını teslim etmekle, yönetimde ve iktidarda kadına yer açmakla, kadının asırlık yalnız sürdürdüğü mücadelesinde ona yoldaşlık etmekle yani ez cümle diri, dirayetli, özgür kadın cinsiyle mümkündür.

Evde, sokakta, fabrikada okulda velhasıl yaşamın her alanında hakkı, hukuku, emeği, iradesi gasp edilen kadın varken, dışarıda kadınsız verilen mücadelenin başarıya ulaşmadığı asırlık tecrübe ile sabittir. Kapitalizm ile derdi olanın ilk çözmesi gereken evindeki eşinin, kızının, anasının özgürlük mücadelesidir. Hele ki demokratik kitle örgütlenmelerinde zaten sayıca az olan kadını, buraların mutfaklarına ve ‘ikincil odalar’ olan kadın kollarına hapsetmek, ’emekçiyim-devrimciyim’ diyen erkeğin, erkek egemen toplumun belirleyici ve ötekileştirici politikasına hizmettir. Kadının ezilmişliği, kadının sömürülmesi sınıf mücadelesinin üstündedir. Kadın bir tarafta erkekle sınıf mücadelesi verirken, aynı zamanda bu erkeğin ataerkil zihniyetine karşı bir mücadele içindedir.

Kadının, yükü ağırdır. Bir tarafta ‘Emekçi-devrimci-aydın’ erkeğin toplumsal, kültürel yargılarına karşı var olma savaşı vermektedir. Diğer taraftan kadının maruz kaldığı zulüm ne sistemle, ne erkekle sınırlıdır. Ataerkil toplum tarafından hamuru yoğrulmuş, yozlaştırılmış işbirlikçi hemcinsine karşı da bir savaşım içindedir.

Yeryüzündeki en temel sorun, bir cinsin diğer bir cinsi yok sayma sorunudur. Buna karşı genel nüfusun yarısı, diğer yarısına karşı var olma mücadelesi içindedir. Dolaysıyla ana zeminde insanlığın kurtuluşu, bu yarı dünya nüfusunun özgürleşmesinden, var olmasından geçer. Hayatın dengesini oluşturmak için baskın olan eril erkin kısıtlanıp dişil enerjinin önünü açmak gerekir. 

Kadın, yaşamı doğal bir akış içinde olduğu şekliyle kabul eder, öteleştirmeye, ezmeye, baskı altına almaya kalkmaz. Kin, nefret, yıkmak, yok etmek, baskılamak amacıyla yola çıkmış güç odaklı erkek erki ancak dişil denge, sevgi, şefkat bazlı kadın tutumuyla dengelenir.

Kadın toplumun bilge, his, sevgi tarafidır. Bu insan cinsini, yani kadını baskılarsanız hayat dengesini kaybeder, savaş, terör ve kaos olur. Alın size kapitalizmin beslendiği damarlar! Erkeğin kadın üzerindeki hegomanyası yani kapitalizmle dansı, erkeğin hanesine zarardır. Bir an önce kadının iktidara, yönetime geçmesi zaruridir. Bu zeminin hazırlanması için de kadın ve erkeğin birlikte örgütlenmesi gerekir. Halkların da insanın da hayvanın da cümle nebatın da kurtuluşu bununla mümkündür.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.